ADINI FELAKET KOYDUM

Saat 07.17… Baykal Gölü’nün kuzaybatısındaki sırtlarda yaşayan Evenkler, gökyüzünde güneş kadar parlak, mavimsi bir ışık hüzmesi gördü. 10 dakika sonra inanılmaz bir parlamaya eşlik eden topçu ateşine benzer bir ses duydular. Birkaç saniye sonra orta dereceli bir deprem meydana geldi. Olaydan uzun bir süre sonra, yüzlerce kilometre uzaklıktaki evlerin camlarının bu tuhaf doğa olayı nedeniyle kırıldığı anlaşıldı.

Tarihe, Tunguska Olayı olarak geçen ve kayıtlı tarihin en büyük göktaşı patlaması 1908 yılında Sibirya’da gerçekleşti. Görgü tanıklarının bildirimleriyle şekillenen olay insanoğlu için bir ilk değildi.

Tarihte göktaşlarıyla ilgili -olması muhtemel- bilgiler mevcuttur. Söylence, efsane ve özellikle kutsal metinlerde “gökten inen taşlar” yada “yanan taşlar”dan bahsedilmektedir.  Yunanlılardan, Romalılara ve Amerika yerlilerine kadar, meteorlardan (ve meteor parçaları; meteoritlerden) bahsedilmiş ve birçoğunda bunların kutsallıklarına vurgu yapılmıştır [1]. Amerika’da özellikle Hopewell kültüründe (M.Ö. 200) mezar taşlarında kuyruklu yıldızlara tapıldığını gösteren çizimler mevcuttur [2]. Kuran’da ise Şuayp peygamber ve çevresindekilerle (kavim) şöyle bir konuşma geçmektedir:

“Eğer doğrulardansan o halde üzerimize gökten parçalar düşür.” [3]

Bu veriler insanların göktaşlarıyla ilişkilerinin binlerce yıllık bir geçmişe dayandığını ortaya koymaktadır. (Söz konusu gökten inen parçalar, volkanik faaliyetlerce de yaratılabildiğinden, konuya şüphe ile yaklaşmakta fayda var).

Modern çağda göktaşlarına yaklaşıma geçmeden önce yazıda kullanılacak bazı kavramları tanımlamakta fayda var.

  • Asteroid: Yıldıza-benzer (Yunanca asteroeides, aster “yıldız” + -eidos “form, şekil”) anlamına gelen “asteroid”, terim olarak yörüngeleri Güneş Sistemi’nde Mars ile Jüpiter gezegenleri arasında kalan ve sayıları yaklaşık 40.000 kadar olan gök cisimleridir. Bu küçük gezegenler, küçük kütle ve hacimlerinden ötürü ‘gezegenimsi’ olarak da bilinirler. Bizi ilgilendiren tarafı atmosfere girmemiş olmalarıdır
  • Meteor: Göktaşı; asteroid ya da diğer uzay cisimlerinin atmosfere girmesiyle kazandığı isim.
  • Meteorit: Meteor parçası; demir ya da taş olmak üzere iki cinsi mevcuttur.

19.Yüzyıldan bu yana meteorlar, insanların daha akılcı yaklaşımlarını hak etmeyi başardı. Aydınlanma çağı, bilimin tüm alanlarında olduğu gibi gökbilimde de önemli aşamaları katettirdi. Ancak meteor çarpmaları ile ilgili gelişim oldukça ağır bir seyir izledi.

20.Yüzyıl ile birlikte gelişen teleskoplarla asteroidler, gökbilimcilerin yeni akademik ilgi alanı olmuştu. Tahmin edilen hareketleri sayesinde birçok asteroid sınıflaması yapılmıştı. Ancak aynı şey meteor ve meteoritler için söylenemiyordu. Yerbiliminin –özellikle analitik olarak- gelişmesi diğer yardımcı bilimlerin gelişmesini izlediğinden göktaşı çarpmalarının jeolojik olarak tanımlanması ancak 20.yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşti.

Yeryüzünü şereflendiren meteorlarla ilgili bilgi birikimimizin artmasıyla meteor boyutları, -varsa- krater çapı ve çarpma sıklıklarıyla ilgili bir sınıflamaya gidildi.

Bu sınıflamaya göre çapı 4 m ile 85 m arasında olan meteorlar yerkabuğuna ulaşamadan atmosferde imha ediliyor. Basitçe, her katında 8 daire bulunan 28 katlı bir binanın, yerden yaklaşık 580 metre yükseklikte infilak ettiğini düşünebiliriz. İstatistiksel olarak böyle bir olay 3300 yılda bir gerçekleşiyor.

Çapı 100 metrenin üzerinde olan meteorlar ise atmosferin durduramadığı, yaşam için risk oluşturan meteorlardır. Bunlar çarpmaya bağlı çökel kayalar ve kraterler oluştururlar. Söz konusu hesaplardan yola çıkarsak, Gize’deki Keops Piramidi yerini yadırgayarak atmosfer dışına çıkıp geri dönse, atmosfer tarafından durdurulamayacak ve yaklaşık 100 megaton TNT büyüklüğünde bir kinetik enerjiyle yere ulaşıp yaklaşık 2 km çapında bir çarpma krateri yaratırdı (Şekil 1). Böyle yıkıcı bir olay 11000 yılda bir gerçekleşiyor.

şekil 1

Şekil 1: Barringer Meteor Krateri (Arizona); çap: 1,2 km. (wikipedia)

Benzer şekilde, ebedi istirahatgahında sıkça rahatsız edilen Titanik, üzerindeki yoğun ilgiden sıkılarak uzayda bir yolculuğa çıkıp kafa dinlemeyi tercih etse, tamamen buz kütlesine dönüşmeden geri dönmeye karar verse 600 megaton TNT gücüyle yerkabuğunda yaklaşık 4 km çaplı bir krater oluştururdu. Böyle bir olayın gerçekleşme sıklığı ise 59000 yılda bir.

Peki ya 800m çaplı, yani üzerinde Vatikan şehrini barındırabilecek kadar geniş bir kütlenin üzerinize düşmesine ne dersiniz? Kütle, Roma’ya düşmeden önce atmosfere girdiğinde yaklaşık 20.000 megaton TNT değerindeki enerjisiyle bu kez hatırı sayılır bir parlaklıkla aydınlatır. Yere ulaştığında ise 11 km çaplı dev bir kraterle Roma’yı ve çevresini haritadan siler. Böyle bir felaketin gerçekleşme sıklığı ise 250.000 yıldır.

Söz konusu sınıflamalarda göz ardı edilen önemli bir değişken var aslında, meteorun geliş açısı. Kısaca, göktaşı ne kadar dik gelirse, yere ulaşma ihtimali o kadar artar. Ne kadar düşük açıyla girerse atmosferde infilak ihtimali o kadar artar. Geliş açısı ise genelde gökcisminin hızı ile ilişkilidir.

Bu kadar teorik bilgi yeter sanırım. Jeolojik kayıtlara geçmeden önce yakın ve dar bir tarih aralığına bakalım, tam olarak Homo Sapiens’in tecrübelerine. Yaklaşık 10.000 yıl öncesine kadar uzanan ve doğruluğu tartışmaya açık veriler mevcut. Buna göre son 10.000 yılda 500’e yakın göktaşının atmosfere yada yerkabuğuna ulaştığı iddia ediliyor [4]. Bunların büyüklüğünün 70 m ile 150 m arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu göktaşı olaylarının %70’i nin’ Tunguska-tipi olarak sınıflanan ve patlamanın yere ulaşmadan atmosferde gerçekleştiği ve yerde çarpma kraterinin oluşmadığı göktaşı olaylarıdır. 1908 yılında, Tunguska (Sibirya)’da gerçekleşen olayda, tahminen 50 m çaplı göktaşı, Hiroşima’ya atılan atom bombasının 185 tanesine eşit, 10-15 PJ (petajoule: 1015 joule) büyüklüğünde korkunç bir enerji üretmiştir. Şok dalgası, Avrupa ve Asya’daki sismik istasyonlarca kaydedilmiş ve 80 milyon ağacı yok etmiştir (Şekil 2) [5]. Bölge, yaşama çok fazla elverişli olmadığından ölü sayısı bir elin parmaklarını geçmemiştir. Olay, kayıtlı tarihin en büyük göktaşı çarpmasıdır [6]. (Bu olayla ilgili enteresan bir anekdota göre Nikola Tesla, o sırada Long Island, Amerika’da uzak mesafelere kablosuz enerji transferi üzerinde çalışıyordu. Projenin yan etkisi olarak “Ölümcül Işın” adlı bir silaha da dönüşebileceğini düşünüyordu. Bir gece projesini test etmeye karar verir ve bunu yapmadan önce Kuzey Kutbu’nda trekking yapan Robert Peary’den gökte gerçekleşebilecek enteresan bir olay için gözlem yapmasını ister. Deneyi, 30 Haziran 1908’de gerçekleştirir ancak ne gazetelerden ne de Peary’den tuhaf bir olayın varlığı hakkında bilgi yoktur. Sonraları, Kuzey Kutbunda esrarengiz bir olay gerçekleştiğine dair söylentiler yayılır ve kimilerince Tunguska Olayı bu silahın bir denemesi olarak görülür. [7])

Şekil 2: Tunguska göktaşı patlamasının yıkıcı etkisini gösteren fotograf (wikipedia)

Şekil 2: Tunguska göktaşı patlamasının yıkıcı etkisini gösteren fotograf (wikipedia)

 

Tunguska-tipi bir göktaşı olayının Akdeniz’de Bronz Çağı uygarlıklarını etkilemiş olabileceğine dair fikirler mevcuttur [8]. Benzer dönemlerde apokaliptik din anlayışının önemli hale gelip daha çok taraftar bulması da dikkate değerdir.

Holosen döneminden (10.000 yıl önce) bu yana krater oluşturan herhangi bir patlama kaydedilmemiştir. Basit bir çıkarımla, son 10.000 yıldır tepemizden aşağı 100 metrenin üzerinde herhangi bir gök cismi atmosfere girmedi. Ancak bir meteorun krater oluşturmaması (Tunguska-tipi gibi) zararsız olacağı anlamına gelmiyor.

1490 yılında, Çin’de büyük bir göktaşı felaketinin gerçekleştiğine dair izler görüyoruz. Ming Hanedanlığı’nın kayıtlarına göre onbinlerce insanın öldüğü ve bugün “meteor yağmuru” olarak tanımladığımız olay, Tunguska gibi atmosferde infilak eden ve görece küçük parçaların (meteorit) insan yerleşimlerinin olduğu geniş bir alana yayılarak önemli bir yıkım yaratmasıyla meydana gelmiştir [9].

Sözü, nihayet söylence ya da test edilmesi güç olan şeylerden bilime, jeolojiye getirelim. Tarih algımızı genişleterek daha büyük şeylerden bahsedelim.

20.Yüzyılın başlarında yerbilimciler, meteorların infilakından geriye kalan meteoritlerin varlığından haberdardılar. Hatta bu tuhaf kayaların dünyaya ait olamayacağından emindiler. Ancak bundan daha fazlasına sahip değildiler. Ta ki Barringer Krateri keşfedilene kadar.

Yeni bir bilim alanı doğuyor

Yer, Arizona, Amerika… Tarih 50.000 yıl öncesi… Yaklaşık 90 metre çaplı bir göktaşı atmosferi yenmeyi başararak yere ulaşıyor ve 1,2 km çaplı bir krater yaratıyor (Şekil 1). Yerbilimciler, 50.000 yıl sonra olay yerine gelip soruşturma başlatıyorlar. Önce enteresan kaya tiplerinin varlığına şahit oluyorlar. Bunlar dar bir alanda oluşmuş çökel kayalar. Daha sonra Barringer Krateri’ne benzer kraterler bulunuyor. Ve bu çökel tabakalar arasında enteresan bir bölüm keşfediliyor: bolca zenginleşmiş iridyum içeren seviyeler. Yerkabuğundaki ortalama bileşiminin çok çok üstünde zenginleşme gösteren ve bu tabakanın yer kökenli olamayacağını düşündüren bir seviye bu.

70’lerin sonunda Yucatan Yarımadası’nda petrol arayan Pemex firması, Antonio Camargo ve Glen Penfield adlı iki jeofizikçiyi petrol sondajı için görevlendirmişti. Penfield muhtemel sondaj konumlarını saptıyordu. Yaptığı çalışmalar sırasında su altında 70 km çapında yay şekilli dev bir sualtı havzasının varlığına ulaştı. Sonra, yıllar önce yine şirketin yaptığı ve gizlilik ilkesi nedeniyle yayımlanmamış olan gravite haritasını aldı ve yarımadanın üzerinde de sualtı yayının devamının var olduğunu gördü ve bu yayları birleştirerek yaklaşık 180 km çapında, merkezi Chicxulub köyüne denk düşen dev bir çembere ulaştı ve bunu jeolojik tarihteki yıkıcı bir olayın yapabileceğini düşündü. Pemex şirketi verilerin yayımlanmasına sıcak bakmadı ve Penfield’a izin vermedi. Veriler, şirket yetkilisi Camargo tarafından, 1981 yılında, katılımı düşük bir konferansta sunuldu. Bilim insanları tarafından fazlaca kurgusal bulundu ve beklenen etkiyi yaratmadı. Penfield sadece jeofiziksel veri setiyle fazla iddialı bulunmuştu ve elinde her hangi bir kaya örneği bulunmuyordu.

Şekil 3: Yucatan Yarımadası’nın uydu görüntüsü (Google Earth)

Şekil 3: Yucatan Yarımadası’nın uydu görüntüsü (Google Earth)

 

Şekil 4: Solda, Chicxulub krateri; sağda, bölgenin gravite anomali haritası.Sarı ve kırmızı tonlar yüksek gravite alanlarını, mavi ve yeşil renkler düşük gravite alanlarını gösteriyor (wikipedia)

Şekil 4: Solda, Chicxulub krateri; sağda, bölgenin gravite anomali haritası.Sarı ve kırmızı tonlar yüksek gravite alanlarını, mavi ve yeşil renkler düşük gravite alanlarını gösteriyor (wikipedia)

 

Aynı yıl Penfield ve bulgularından habersiz Luis Walter Alvarez ve çalışma arkadaşları, yaklaşık 65 milyon yıl yaşında bir tabakanın neredeyse tüm dünyaya yayılmış olduğunu, normalden 20 ila 160 kat daha fazla iridyum içerdiğini ve bununla dünya dışı dev kütlelerin jeolojik geçmişte dünyayı sarsmış olması ihtimalinin yüksek olduğunu savundu. Alan R. Hildebrand ve William Boynton da çalışmaları ile katkı sağlayıp çok yüksek basınçlarda durağan olan “stişovit” (şok kuvarsı) minerali (Şekil 5) ve çok ani bir ısınmanın yarattığı camsı özellikteki “tektit” kayasını içeren iridyumca zengin yeşil kil tabakalarının (Şekil 5) çarpma kraterleri için önemli bir delil olabileceğini ortaya attılar.

Her geçen yıl bölge ve çevresiyle ilgili enteresan veriler elde edildi. Çok kalın kaba taneli çökel kayaların belli bir yerden taşındığı ve böyle bir şeyin mümkün olabilmesi için ancak devasa tsunami dalgalarının oluşmuş olması gerektiğine yönelik teoriler ortaya atıldı.

Tüm yap-boz parçaları yerine otururken nihayet 1990 yılında Hildebrand, Penfield’ın çalışmalarından haberdar oldu ve Penfield, Pemex firmasını bu kez ikna ederek iki adet kuyu logunu (silindirik yapıda uzun-derin sondaj kayaları) incelenmek üzere Hildebrand’a yolladı. Kısa bir incelemenin ardından Hilderand şok metamorfizma izlerini (stişovit ve tektit gibi) gördü ve kaya örneklerinin tipik bir çarpma kraterine işaret ettiğini belirtip söz konusu bulguları bir yıl sonra bilim dünyasına sundular. Böylece Chicxulub Krateri o zamana kadar bilinen en büyük çarpma krateri oldu (Şekil 6).

Uydu görüntüleme teknolojilerinin daha yüksek çözünürlüklü topografya resimlerini elde etme kabiliyeti arttıkça yeni veriler elde edildi. 1996 yılında bilim insanları yeni uydu görüntüleri ile Penfield’ın bulgularını test etme imkanı buldu ve söz konusu çemberin meteor çarpması sırasında çöken 180 km çapında dev bir çöküntü alanı olduğunu doğruladılar.

İşin bundan sonrası hesaplara kalıyordu. NASA’nın tahminlerine göre söz konusu meteor 10 km çapında dev bir yok ediciydi. Çarpma sırasında ortaya çıkan enerji, bilinen en büyük patlama olan ve 240 gigaton TNT büyüklüğünde enerji açığa çıkaran La Garita Kalderası (volkanı) ile karşılaştırıldığında bundan 400 kat daha güçlü bir patlama olduğu ve ortaya çıkan enerjinin yaklaşık olarak 4,2×1023 joule gibi muazzam bir değerde olduğu hesaplandı.

meteor5

Şekil 5: Meteor çarpmasının delilleri: solda, Alvarez’in elinde çok yüksek oranda iridyum içeren yeşilimsi kahverengi tabaka; sağda, Penfield şok kuvarsı (stişovit) gösteriyor (wikipedia)

 

Adını Felaket Koydum: Evrimin Yolu

Günümüzde meteor çarpmalarıyla ilgili sağlam bir bilgi birikimine sahibiz. Gökbilimciler havaya bakıp gelecekten haber vermeye çalışırken, yerbilimcilerin gözü yerde, yani yerkürenin tecrübelerinde. Artık tüm kıtaların jeolojik geçmişte, başına kötü bir tecrübe geldiğini biliyoruz. Bunların kimisi ucuz atlatılırken kimisi yerkürenin kaderini değiştirdi.

Göktaşı çarpmalarının fiziği ve jeolojisi üzerine uzun uzun lafladıktan sonra asıl soruya gelme vakti: Dev meteor çarpmalarına dünya nasıl tepki verdi?

 

Şekil 6: 65 milyon yıl önce Yucatan Yarımadası’nı vuran meteorun yarattığı Chixculub Krateri modeli

Şekil 6: 65 milyon yıl önce Yucatan Yarımadası’nı vuran meteorun yarattığı Chixculub Krateri modeli

Paleontoloji (fosilbilim) ve klimatoloji (iklimbilim) nin uzak ve yakın geçmişle ilgili bize sunduğu verilere göz atmakta fayda var. Özellikle paleontoloji, türlerin zaman içinde sadece evrilmediği aynı zamanda çeşitliliğin de değiştiğini gözler önüne sermekte, çeşitli zamanlarda tür sayısında büyük anomaliler gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Jeolojik zaman tablosu da genel olarak çağ ve devir gibi katları birbirinden ayırmak için bu ani değişimleri kullanır.

Tür çeşitliliğindeki ani değişimlerin nedenlerini araştıran bilim insanları birkaç konu üzerinde uzlaşmış gibi görünüyorlar. Tarihin gördüğü en büyük beş yok oluş vakasından Permiyen yokoluşunda (yaklaşık 250 milyon yıl önce) denizel canlıların %90’ı yok olmuş, ekosistem sert bir değişime zorlanmıştır. Diğer önemli yok oluş (nesil tükenmesi) vakası ise “K-T Sınırı” olarak da bilinen Kretase-Tersiyer (65 milyon yıl önce) yok oluşudur. K-T sınırında hayvan ve bitkilerin %75’i yok olmuştur!

K-T sınırı ile ilgili dünya genelinde sıradışı bir jeolojik oluşum gözlenmektedir. Karasal ve denizel kayalar içinde iridyumca zengin bir kil tabakası bulunmaktadır. Bu tabaka, 65 milyon yıl yaşındadır ve uzantısı Yucatan Yarımadası’ndadır!

Fosil kayıtları, olayın muazzam boyutlarını gözler önüne serer. Karanın devleri dinozorlar, denizin devleri mosasorlar başta olmak üzere, birçok kara ve deniz canlısı bir daha görülmemek üzere tarih sahnesinden silinmiştir. Bu yok oluşlar sadece birkaç bin yıl içinde gerçekleşmiştir ki bu süre yerbilimi açısından son derece kısa bir zaman aralığıdır. Dolayısıyla bu sonuçlar çok ani ve yıkıcı bir değişimin varlığını zorunlu kılar.

Ani değişime neden olabilecek ve önceki bulgularla da desteklenen en güçlü model meteor çarpması modelidir. Buna göre çarpmanın hemen ardından,

  • Dev küresel deprem fırtınası başladı
  • Yerküre tarihin en büyük megatsunamilerinden biri oluştu.
  • Süper-sıcaklıktaki toz ve kül atmosferde yükselmeye başladı.
  • Ani CO2 üretimi dünyanın çok hızlı bir şekilde sera etkisine girmesine neden oldu.
  • Volkanlar püskürmeye başladı. Özellikle Hindistan’daki Deccan volkanları 1-2 milyon yıl boyunca devasa magmatik malzemeyi yeryüzüne taşıdı
  • Volkanik aktiviteler de sera etkisine girilmesini kolaylaştırdı.
  • Toz ve parçalar dünya yüzeyini en azından 10 yıl boyunca örttü ve canlı yaşamını tehdit etti.
  • Uzun bir süre boyunca güneş ışınları atmosferdeki toz partiküllerince engellenerek yeryüzünde ani bir soğumaya neden oldu.
  • Güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşamaması fotosentezi askıya aldı ve bu olay tüm ekosistemi derinden etkiledi.
  • Fotosentezin sekteye uğraması, oksijen ihtiyacı yüksek olan iri cüsseli yaratıklarda  daha büyük bir etki yaptı.

Yüksek dozda kıyamet senaryolarının ardında tuhaf bir ikilem de var. Yaşanan gerçekten saf bir yok oluş muydu? Bu tür ani yok oluşlar evrimin gidişatını tamamen değiştirebilecek kadar güçlü olaylardır. Örneğin dinozorlar yaklaşık 150 milyon yıl boyunca dünyaya hükmederken karaların yegane hakimi konumundaydılar. Denizdeki devler için de aynı şey geçerliydi. Bu koşulların devamında (meteorsuz dünyada) mükemmel yırtıcıların avantajına yönelmiş olan evrim günümüzde nasıl bir sonuca varırdı bilinmez ancak görebildiğimiz kadarıyla K-T sınırı, uzun süredir dünyayı yöneten seçkinlerin hakimiyetlerine zorla son verip yerine daha basit ve mütevazi bir yaşama adapte olmuş türleri öne çıkardı. Dev yırtıcıların terk-i diyar eylemesiyle dünya bambaşka bir yere büründü. Meteordan sonraki çağın hanedanları, dünyayı sürüngenlerden daha farklı yöntemlerle ve onlardan çok daha baskın bir şekilde yöneten memeliler oldu. Meteor, evrim için sadece bir başka yola sapmak iken memeliler ve türümüz için gerçek bir milattı.

Sonuç: Yakın Gelecekte Başımıza Taş Düşer mi?

Discover dergisi, 2000 yılında, dünyada yaşamı yok edebilecek bir tehditler listesi yayımladı [10]. Listenin bir numarasında muhtemel bir göktaşı çarpması yer aldı. Gerçekten bu kadar büyük bir tehdit var mı peki?

Bu konuda biraz ihtiyatlı yaklaşmakta fayda var. Kayıtlı tarihin en büyük göktaşı olayları listesinin zirvesinde yer alan Tunguska olayı, ciddi bir rakip için 105 yıl beklemek zorunda kaldı. 15 Şubat 2013 tarihinde, yine Rusya hava sahasında, bir göktaşı patlaması gerçekleşti. Tahminlere göre 15 metre çapındaki meteor [11], 18 m/s hızla, yerden 15-25 km yükseklikte infilak etti [12].  Patlamanın ortaya çıkardığı enerji 2,1 PJ (petajoule: 1015 joule) yani Hiroşima’ya atılan atom bombasının 20-30 katı kadar güçlüydü. Bu rakamlar, onu Tunguska’nın ardından “kayıtlı tarihte yaşanmış en büyük 2. göktaşı olayı” yaptı.

Daha geriye gidersek, 15.Yüzyılda Çin’de meydana gelen göktaşı olayı ile karşılaşıyoruz. Yani 600 yılda, en büyükler listesine girebilecek 3 adet göktaşı olayımız var ve bunlar türümüz için çok büyük tehdit değiller.

Türümüzü yok edecek denli büyük göktaşı olayları için milyonlarca yıllık bir periyoda ihtiyacımız gibi görünüyor.  Yaşamı tehdit edebilecek büyüklükteki göktaşı olaylarını sıralayalım:

  • Chesapeake Bay Krateri, Amerika, 35 milyon yıl önce,
  • Popigai Krateri, Rusya, 35,7 milyon yıl önce
  • Chicxulub Krateri, Meksika, 65 milyon yıl önce
  • Kara Krateri, Rusya, 70 milyon yıl önce
  • Morokweng Krateri, Güney Afrika, 145 milyon yıl önce
  • Manicouagan Krateri, Kanada, 215 miyol yıl önce
  • Woodleigh Krateri, Avustralya, 364 milyon yıl önce
  • Acraman Krateri, Avustralya, 580 milyon yıl önce
  • Sudbury Baseni, Kanada, 1,8 milyar yıl önce
  • Vredefort Krateri, Güney Afrika, 2 milyar yıl önce

(Google Earth kullanıcıları için çarpma kraterlerini içeren kml dosyası kaynaklar bölümüne eklenmiştir [13])

Listeye bakarak  bir iyi, bir de kötü haber verebilirim. İyi ile başlayalım, en yakın çarpma periyodu homo sapiens’in yaşının 3 katı kadar. Genelde milyonlarca yıllık bir periyod gözleniyor. Kötü habere gelince, en son 35 milyon yıl önce medeniyetimizi sonlandırabilecek büyüklükte bir göktaşı olayı yaşanmış, yani istatistiksel olarak artan bir ihtimal söz konusu.

İyi-kötü haber silsilesine bir yenisini daha ekleyelim. Bu sefer kötüden başlayalım, bu liste sadece tespit edebildiklerimizden oluşmakta ve jeoloji haritalamaları tamamlanmamış alanlar göz önüne alındığında, jeolojinin dünyanın sadece üçte birine tam olarak vakıf olması. İyi haberse, dev göktaşlarının tüm sistemi alt-üst etmesine rağmen yaşamı taşıyan dinamiklerin, inatla ayakta kalmayı başarıyor olması.

Bu mükemmel sistem, en kötü senaryoda bile inanılmaz çözümler üretip başkaldırıda bulunuyor ve yaşamın devamlılığı için savaşıyor. Şunu da unutmamak gerekir ki fosil kayıtları bu tarz yıkıcı olayların daima en karmaşık canlıları hedef aldığını gösteriyor. Anlaşılan, komplekslik sadece içinde yaşanılan koşullar için geçerli, sistemdeki ani değişim daima basitliğin avantajına işliyor.

Dev bir göktaşı medeniyetimizi sonlandırmak için yeterli olsa da yeryüzündeki hayatı silmesi düşük bir ihtimal; en azından şimdiye dek bunu başaramadı. Tüm sistem, “Yaşam devam edecek!” emrine boyun eğdi ve eğmeye devam edecek gibi görünüyor.

Konuk Yazar Hakkında: Ömer Kamacı

Şu anda İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Kamacı, lisans ve yüksek lisansını Kocaeli Üniversitesi’nde tamamlamış.

Blog, Twitter

Kaynaklar:

[1]          http://www.meteoritemarket.com/legend.htm

[2]          John G. Burke, 1986, Cosmic Debris: Meteorites in History. University of California Press.

[3]          Kuran (47;126); Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri, Süleyman Ateş.

[4]          The Cambridge-Conference Network (CCNet), http://abob.libs.uga.edu/bobk/ccc/cc022400.html

[5]          Tunguska Event, http://en.wikipedia.org/wiki/Tunguska_event

[6]          NASA, http://apod.nasa.gov/apod/ap071114.html

[7]          Andrew Talbot, 2002, Tesla and Tunguska, New Scientist, 2364.

[8]          Meteor clue to end of Middle East civilisations, The Telegraph,

http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/1361474/Meteor-clue-to-end-of-Middle-East-civilisations.html

[9]          Yau, K., Weissman, P., & Yeomans, D. , 1994, Meteorite falls in China and some related human casualty events, Meteoritics 29, 864-871.

[10]        20 Ways the World Could End, Discovery Magazine,

http://discovermagazine.com/2000/oct/featworld#.UTHaqjBTaSo

[11]        Russian Meteor Was Even Bigger, Rarer Than First Estimated, Discovery Magazine,

http://blogs.discovermagazine.com/outthere/2013/02/15/update-on-the-russian-meteor-event/#.UTHcQDBTaSo

[12]        2013 Russian meteor event, http://en.wikipedia.org/wiki/2013_Russian_meteor_event

[13]      Impact Craters in Google Earth, Guy Bruneau http://maps.google.com/maps/ms?ie=UTF8&authuser=0&msa=0&output=kml&msid=208537392177966664386.0004d6034c3428de6dfa4

 

Yazar hakkında: Ömer Kamacı


İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Batı Anadolu’nun Senozoyik magmatizmasının kökenlerini doktora öğrencisi sıfatıyla inceliyor. Yazlarını 20 milyon yıllık volkanların ayakta kalmış zirvelerinde, kışlarını laboratuvarda geçiren tuhaf bir yaşam formu.